Şark Meselesi

2007-05-10 13:27:00

Genel anlamda Batı’nın Doğu’ya karşı yürüttüğü mücadele programı olarak tanımlansa da asıl olarak Şark Meselesi, Batı’nın önceleri dinsel gayretler ve haçlı ruhunun, daha sonra da emperyalist emelleri ve yayılmacılık hırsının önünde bir engel olarak gördüğü Türk milletine karşı yürüttüğü “planlı ve topyekün” savaşın adıdır.

19. yüzyılın sonlarında Batı'nın bu “topyekün ve birlikteliğinde” bir parçalanma görünmeye başladı. Avrupa’da kuşatılmış halde bulunan ve dünyaya açılabilmek için çabalayan Almanlar bir tercih yapma durumuna gelmişlerdi. Dünyaya açılabilmeleri için önlerinde iki yol vardı: Rusya ve Türkiye... Bu nedenle, 20. yüzyılın başlarından itibaren Türklerle iyi ilişkiler kurmak, Almanlar için adeta stratejik bir zorunluluk haline geldi. Nihayet “Şark Meselesi”nde sürekli olarak bir bütün halinde hareket etmekte olan Avrupa’da, I. Dünya Savaşıyla birlikte çatlaklık gösterdi.

 Osmanlı devleti ve Türk Dünyası açısından bu yeni durum, üzerlerindeki ağır ve büyük baskıyı hafifletmesi açısından oldukça önemli bir gelişmeydi. Ve sonuç kısa zamanda kendini gösterdi: Avrupa’nın ortasındaki Macarlardan Çin’e kadar anti emperyalist bir uyanış hareketi başladı. Doğal olarak bu gelişme, Batı açısından büyük bir tehlikeye işaret ediyordu. Yüzlerce yıldır mücadele ettiği, etkisizleştirmek için her yola başvurduğu bir problem yeniden büyüyordu. I. Dünya Savaşı’na girerken, Batı açısından mutlaka çözüme kavuşturulması gereken en önemli sorunlardan birisi işte bu “Turan” uyanışıydı. Nitekim uzayıp giden savaşın bu tehlikeyi gittikçe büyütür olması, Batı'nın derin mihraklarının hareke geçmesine neden oldu. Ordular cephede yenişemiyorlar ve Batı, sürekli olarak güç ve kaynak kaybediyordu ki savaş, Türklerin bulunduğu grubun aleyhine olacak şekilde aniden kesildi. Henüz savaşın doğmasının nedenlerinden bir kısmı olan Batılıların kendi aralarındaki sorunların hiç birisi çözülmemişti. Ortada sonuçlanan sadece bir şey vardı: Türklerin etkisizleştirilmesi ve Şark Meselesi... Batı, işleri önemine göre sıraya koymuştu sanki. Öncelikli konu olan Türk ve Şark meselesi halledilmiş, Avrupa’daki sorunların çözümü ise bir müddet daha (II. Dünya Savaşı’na kadar) ertelenmişti.

 

Aşağıda sadeleştirerek sunduğumuz makale, buraya kadar anlattıklarımızın bir Avrupalı tarafından ifadesidir. Makalenin yazarı İtalyan Arthur Labriola,  uluslarası ilişkilerde vukufiyetiyle Avrupa’da tanınmış birisidir. La Stampa gazetesinde yayınlanan yazı, Bâb-ı Ali, Hariciye Nezâreti Matbu’ât-ı Umûmiye Müdüriyeti tarafından tercüme edilerek “İstihbarat-ı Siyasiye-i Umûmiye Mecmuası (Sayı: 169, Tarih: 26 Eylül 1334/m. 26 Eylül 1918)”ında “Şark Mesaili” başlığıyla yayınlanmıştır.

1918’in koşulları altında kaleme alınan yazı, kendi aralarındaki büyük boğazlaşma nedeniyle asıl hedeflerini, yani “Şark Meselesi”ni unutmuş gibi görünen Batılı politikacıları uyarma amacını üstlenmektedir. Ayrıca yazı, Rusya’da Lenin tarafından yeni kurulan yönetim hakkındaki değerlendirmeleriyle de ilgi çekici tesbit ve öngörülerde bulunmaktadır.

Yazara göre; Rusya’daki yeni yönetim, her ne kadar kendini anti-emperyalist bir yönetim olarak sunsa da, gerçek ve uzun vadede Batı’nın çıkarlarına hizmet edecektir. Yani geleneksel Rus politikası yeniden işleyecektir. Çünkü Rusya, 18. ve 19. yüzyıllarda gücünü artırarak Şark politikası çerçevesinde Osmanlı ve Ortaasya Türklüğüne yönelik eylemleriyle Batı’nın ileri karakolu olma görevini ifa etmişti. Yazarın ifadesine göre, “Avrupa’yı öncelikle İslamiyet’e ve daha sonra da Turancılık akımlarına karşı savunmak görevini sırasıyla İspanya, sonra Avusturya ve daha sonra da Rusya üstlenmişti.” Yani, Sovyet Rusya da Rus Çarlarının bu misyonunu devam ettirecektir. Bu yönüyle yazının, I. Dünya savaşı yıllarındaki ortamın yanında, savaş sonrasında şekillenen ve günümüze kadar devam eden dünyadaki politik gelişmelerin anlaşılmasına yardımcı olacağına inanıyoruz. (Ara başlıklar tarafımdan verilmiştir O. S.)

  

ŞARK MESELESİ

Arthur Labriola

(İstihbarat-ı Siyasiye-i Umûmiye Mecmuası (Sayı: 169, Tarih: 26 Eylül 1334/m. 26 Eylül 1918)

 Şark Meselesinin Esası

İslamiyet’in Avrupa’da yayılıp gelişmesine engel olmak ve Batı ile Güney Asya’nın Turanlılar tarafından idare edilen İslamiyet akımına karşı açık bir alan halini almasına fırsat bırakmamak hususları, eski devirlerden beri Avrupalıların görevlerinden birisi olarak sayılır.

Bu çerçeveden olarak, Müslümanlar ile Turanlılar, nihayet Avrupa’da Gelibolu yarımadası ile boğazlar üzerine sürülmüş ve uyandırdıkları siyasi akım da orada sınırlanmıştı. Orta ve Batı Asya'da ise İslamiyet, diğer Türk ve Turanlı etkenlerin etrafında konumunu güçlendiremeyecek bir idareye tabi tutuluyordu. Akdeniz’in Asya sahillerinin İslam nüfuzundan kurtarılması için de çalışmalar yoğun olarak sürdürülüyordu.

 Şark Meselesi Karşısında Avrupa’daki Bölünme

Büyük Şarlman’dan Gladston’un devrine kadar geçen süreç içinde, aralıksız bütün Avrupa devletleri tarafından ortaklaşa takip olunan bu politika, büyük savaşın çıkışı üzerine duraklama devresine girdi. Şimdi Avusturya-Macaristan grubu, Avrupa tarafından İslamiyet’e karşı birlik halinde sürdürülegelen politikadan vazgeçmiş durumda. Bulgarlar ile Macarlar ise ırki yakınlıklarını ortaya koydular. Türkiye'nin aydın ve idareci sınıfları da bu fırsattan yararlanarak, bir hayat ve feyz kaynağı olarak gördükleri Asya’ya yüzlerini döndürmeye başladılar. Bu hususta Almanya’nın da yardımını gördüler.

Şimdi asıl mesele, İtilaf zümresini teşkil eden (İngiltere, Fransa, İtalya ekseni) devletlerin, Türkler tarafından Asya'da takip edilmeye başlayan bu yeni siyasetin önemini takdir edip etmediklerini ve Asya'daki Türk-Alman işbirliğinin kendileri için ne kadar tehlikeli olduğunu anlayıp anlamadıklarını bilmek noktasındadır.

İtilaf devletlerinin şimdiki durumda sadece Batıdaki problemlerle uğraştıkları, Doğuda takibi icap eden bu programın ne gibi şartlara tabi olması gerektiğini asla dikkate almadıkları göz önüne getirilirse, durumun pek de takdir edilemediğine hükmolunabilir.

Asya'da “Aşırı Turancılık” akımı karşısında açılan sahnenin çok geniş olduğunu itiraf edelim. Bu sahne, İran'dan başlayıp iki buçuk milyon Tatarı ihtiva eden Kafkasya'ya; oradan Sibirya'ya ve on üç milyon sakini bulunan Türkistan'a; oradan da Afganistan’a, hatta Çin’e kadar uzanmaktadır.

Turancılık propagandacılarının hesaplarına bakacak olursak, yalnız Turan Dünyası, Doğu, Batı ve Ortaasya’da otuz milyon nüfusa ulaşmaktadır. Moğol, Hint ve Araplar da bunlara ilave edilince, olağanüstü bir rakam ile karşı karşıya geliriz. Gerçekten de sadece Hint Müslümanlarının altmış milyondan fazla olduğunu göz önüne getirmek, konunun önemini göstermesi açısından yeterli olacaktır.

Diğer taraftan, “Pan-Turanizm” akımı Avrupa’da bile baş göstermeye başlamıştır. Turancılık ülküsü, Slav dili ile konuştukları halde aslen Turanlı olan Macarlar ile Bulgarların arasında, geçmişteki kardeşlik ve dayanışma duygularını uyandırmakta olduğu gibi, İslam dinini korumuş oldukları için İstanbul'dan gelen mahir propagandaya daha kolaylıkla kapılan Kazan, Astrahan ve Kırım Tatarları üzerinde de etki etmeye başlamıştır.

Rusya’nın Tarihi Misyonu

Tarihte Avrupa'yı öncelikle İslamiyet’e ve daha sonra da Turancılık akımına karşı savunmak görevini, sıra ile İspanya, sonra Avusturya ve daha sonra da Rusya üstlenmişti.

İspanya bu gün artık geçmişteki bu büyük meseleye karşı tamamen yabancı durumdadır. Avusturya ise Türkiye'nin müttefiki bulunuyor. Ve Turancılığın yayılması ve gelişmesi sayesinde gerçekleşecek olan büyük Alman planlarının içerisinde yer alıyor. Bundan başka eski Turanlı olmaları nedeniyle hayret edilecek bir şekilde bu mensubiyetlerini ilana başlamış olan Macar alemi, fikirleri ve mevcut duygularını korudukça Avusturya, Türkiye için bir tehlike teşkil edemez bir halde kalıyor. Bu itibarla “Pan-Turanizm” akımını durdurarak, karşısına Avrupa medeniyetini çıkarmak görevi ancak Rusya’ya kalmış oluyor.

İtilaf devletleri siyasetçilerinin beyanlarını inceleyenler, “Şark Meselesi”nin haiz olduğu önemi yeterince anlamadıklarını büyük bir şaşkınlık ile müşahede ederler. Gazetelerde bile aynı durum söz konusu... İtilaf devletlerinin siyasetçileri, mevcut savaşın doğurmuş olduğu siyasi ve arazi meselelerinin sadece Batı'ya ait olanlarıyla meşgul gibi görünüyorlar. Fakat öte tarafta, savaşı doğuran problemlerin esas noktalarının bütün dünyayı kapsadığı ve Pan-Germenistlerin tesis etmek istedikleri hayalî imparatorluk yolunun Asya'dan geçtiği unutulmamalıdır. Binaenaleyh “Batı Meselesi”nin diğer problemlere baskın olduğu şüphesiz olmakla birlikte, bütün bu meselelerin “Doğu” ile ilgili bulunduğu daima göz önünde bulundurulmalıdır. Unutulmamalıdır ki Berlin-Bağdat yolu meselesi, Avrupa genel kapışmasına sebebiyet veren nedenleri kapsayan listenin en başında yer almaktadır.

Irak’taki İngiliz kuvvetleri, şimdilik Pan-Germenistlerin bir çok hayallerini söndürmüştür. Fakat Rus çöküşü de kesin bir gerçek halini kazanmıştır. Berlin–Bağdat yolunun yerini tutabilecek ve hatta ondan daha önemli olabilecek pek çok yollar bulunabilir. Mesela, Kırım Tatarlarının üzerinden geçip İran’ı yaran bir Berlin-Buhara yolu açılabilir. Diğer yönden Türkistan, Afganistan, Belucistan bölgeleri, Almanya’yı Hindistan kapılarına ulaştırır. Sibirya kıtası da Almanya’yı Büyük Okyanus’a ulaştıran bir yol halini alabilir. Bütün bu yollar Berlin’den başlar. Fakat hedefe ancak Rusya'nın cesedi üzerinden geçmek şartıyla ulaşır.

Diyelim ki, yarın Türkiye Almanya'ya kafa tutup yoluna engel olsa, bu kez de önemi inkar edilmemesi gereken “Aşırı Turancılık” akımı tehlikesi yine önümüzde kalır. Bu mesele ile uğraşan yazarların çoğunluğu onunla alay ediyorlar. Veya bu meseleyi önemden uzak buluyorlar. Olabilir ki bu tehlike bir gün önemini kaybeder veya esas mesele tamamen ortadan kalkar. Fakat, bu durum ancak, bu meselenin takip ve tetkikini terk etmemek koşuluyla mümkün olur.

Sovyet Devriminin Batı Açısından Anlamı

Almanya'nın uzak vadeli ve fakat son derece büyük olan amaçları için savaştığı göz önüne getirilirse “Şark Meselesinin” önemi hemen ortaya çıkar. Rusya'nın ıslah ve canlandırılması fikrini yaymak ve bu fikri hedefe ulaştırmak isteyenler, İtilaf devletleri siyasetinin ihtiyaçlarını gerçekten takdir edenlerdir. İtilaf zümresi, Rusya'yı kayırmayarak Almanya'nın keyfine tabi bırakırsa, “Aşırı Turancılık” akımı sayesinde Anadolu'yu istila etmek veya yavaş yavaş nüfuz ve tesir altına almak isteyen Germenlerin ekmeğine yağ sürmüş olurlar.

Bu itibarla, ilk önce “Şark Meselesi”nin İtilaf devletleri zümresince takip olunan siyasi programda daha büyük bir yer işgal etmesi gerekir. İkinci olarak, Rusya'nın artık savaşa katılmasa da iç teşkilatını düzenleyip kuvvetlendirerek, Almanya'nın Asya hakkında beslediği emelleri ve maksatlarını akamete uğratmak suretiyle “aşırı Turancılık” akımını durdurabileceğine ve bu takdirde de İtilaf devletlerinin davasına hizmet edeceğine bütün herkesin kanaat getirmesi zorunludur. İtilaf devletlerinin, bu kanaati zamanında hasıl ederek Rusları artık savaşa devam edemedikleri için ihanetle suçlayacak yerde, güçleri yettiği oranda yardımla yetinmiş olsalar, doğal olarak çok daha iyi olurdu.

Ben Rusya’da ortaya çıkan duruma karşı izlenmesi gereken yol ve siyasetin, Batılı devletlerin hiçbiri tarafından takdir ve tayin edilmediğini, ve Lenin tarafından tecrübe edilen “Radikal Sosyalizm” siyaset ve idaresinden ürkmeğe gerek olmadığını tekrar ve tekrar iddia ettim. Şimdiki durum, bu iddiamda ne kadar haklı olduğumu ispat ediyor. Cumhuriyet, Rus halkının mizacına uygun bir idare yoluymuş!.. Onun güçlendirilmesine bütün Batı devletleri samimiyetle gayret etmeli ve bunu bir an önce başa çıkarmanın çaresine bakmalı. Zira, Berlin’den Büyük Okyanus ile Hint Okyanusu’na ve Basra Körfezi’ne giden yolları kapayabilecek yegane kuvvet, ancak, canlı, hür ve bağımsız bir Rus devletidir. Bu söze iyi kulak verilmelidir.

(Orhan Sakin, Turan Dergisi, Sayı 3, (Mayıs 2005) İstanbul, sayfa 9-12.)

1057
0
0
Yorum Yaz