yeni dünya düzeni

2017-01-08 02:48:00

Dünyanın yeniden dizayn edildiği kesin de yeni dünya düzeni ABD, İsrail, Türkiye ve Rusya ekseninde mi oluşturulacak? Bakalım, yaşayıp göreceğiz. (Tarihe not olsun) Devamı

ALEMDAR MUSTAFA PAŞA'NIN ÖLÜMÜ VE RUSLAR

2016-12-20 20:18:00

  Üçüncü Selim’i tahta geçirmek için İstanbul’a gelmiş olmasına rağmen Alemdar, Fransızların ikiyüzlülüğüne en çok öfkelenenlerin başında geliyordu. Sultan III. Selim, babası III. Mustafa gibi Fransız entrikaları ile Ruslarla savaşa girmişti. Ancak Napolyon, 12 Ekim 1808’de Erfurt’da Ruslarla anlaşarak Eflak ve Boğdan’daki işgallerini resmen tanımak suretiyle bir kez daha ikiyüzlülük yapmıştı.   Buna öfkelenen Alemdar paşa, Fransız yanlısı on iki kişiyi idam ederek, saraya kadar kök salmış olan Fransızcıları önemli oranda tasfiye etti. Sonrasında Ruslarla doğrudan irtibata geçti ve iki ülke arasındaki savaşa son vermek için girişimlerde bulundu. Ruslardan olumlu cevap geldi; zira İngiliz ve Fransız çıkarları doğrultusunda çıkartılan savaşlar, Türkler kadar Rusları da yıpratıyordu. Ruslar, Aleksander Grigoreviç Krasnokutsk isminde özel bir temsilciyi, barış görüşmelerini yürütmek için İstanbul’a gönderdiler. Ancak İstanbul’daki derin uluslararası güçleri ve bağlantıları ile entrikaları yeterince hesaplayamayan Alemdar’ın bu radikal girişimi başarıya ulaşamadı. 14 Kasım 1808 gecesi konağını kuşatan bir grup yeniçeriye karşı, Padişah II. Mahmud’un ve İstanbul’a gelmesine neden olan dostlarının yardımlarını paşa boş yere bekledi. Gerçeği anladığında da tereddüt etmedi, önceden hazırlatmış olduğu barut fıçılarını patlattı. Alemdar Mustafa Paşa’nın havaya uçan konağının enkazı, kendisiyle birlikte kalabalık bir saldırgan grubunun da hayatına mal olmuştu ama daha da önemlisi ertesi günü yapılacak görüşmeleri de tarihe gömmüştü. Çünkü ertesi günü iki ülke arasında yapılacak barış ve i... Devamı

TÜRKİYE SİYASİ YAPISI HAKKINDA

2016-04-30 09:26:00

TÜRKİYE SİYASİ YAPISI HAKKINDA Türkiye’nin mevcut siyasi yapılanmasını mercek altına alındığında temelde aşırı uçlar ve merkez partileri olarak iki gruba ayrıldığı görülmektedir. Aşırı uç rolleri MHP ve HDP’ye verilmiş durumda. Maalesef siyasi yapılanmada etnik farklılaşmanın önemli bir yer tuttuğu da anlaşılmakta. 12 Eylül öncesindeki aşırı sol ve sağ unsurların yeri sanki Kürtçü ve Türkçü partilere bırakmış gibi. Etnik temel üzerine rol dağılımının, ülkenin uzun vadeli geleceği açısından hayırlı olmasını beklemek pek mümkün görünmüyor ama uluslararası gelişmelerin de katkısıyla gelinen mevcut duruma göre bir zorunluluk olarak da açıklanabilir. Bu kurguya göre sistemin çalışabilmesi açısından aşırı uçları temsil eden partilerle merkez partilerin kendi aralarında oy oranlarının birbirlerine yakın olması gerekir. Aksi halde denge bozulur. Son seçimlerin de gösterdiği gibi aşırı uçları temsil eden partilerde bu denge bir anlamda sağlanmış gibi. Özellikle MHP’nin mevcut yönetimi görevini bihakkın icra ediyor görüntüsü vermekte. Ancak merkezdeki partiler arasında aynı şeyi söylememiz mümkün değil. Merkezde muhalefeti temsil eden CHP, iktidar partisi karşısında oy oranı neredeyse yarı. Bu durum, siyasi dengeler açısından pek olumlu bir tablo görüntüsü vermemekte. Türkiye demokrasisini adeta topal hale getirmektedir. Peki, bu durumun sorumlusu kim veya nereden kaynaklanıyor?   Problemin kaynağı bir tarafa manzara, her ne kadar üzerlerine alınmıyor görünseler de CHP yöneticileri için utandırıcı. Her biri adeta ödevini yapmayan, sudan bahaneler uyduran tembel talebe durumunda. Sürekli olarak “halkın kendilerini anlamadığı&r... Devamı

MUHYÎ-İ GÜLŞENÎ

2015-02-21 16:15:00

MUHYÎ-İ GÜLŞENÎ (1529-1608’den sonra) Halvetî-Gülşenî şeyhi, âlim ve şair. 935’te (1529) Edirne’de doğdu. Asıl adı Muhammed, lakabı Muhyiddin’dir. Gülşeniyye tarikatına mensup olmasından dolayı Muhyî-i Gülşenî diye tanınır. Muhyî’nin, 200 kitabı olduğu bilinirse de bunlardan tasavvuf, dil, edebiyat, tarih, hadis, tefsir ve ahlâka dair 40 eseri günümüze ulaşmıştır. Bu kırk eserden otuz yedisi Mısır Hidîviyye Kütüphanesi’ndeki bir mecmuada toplanmıştır (nr. 7128; İSAM Ktp., fotokopi nüsha, nr. 8906) Muhyî’nin belki de en önemli yönü, Bâlibîlen adlı yapma bir dil icat etmesidir. Muhyî, Türkler, Araplar ve Farslar için Bâlibîlen (بال بيلن) adını verdiği yapma bir dil icat etmişti. Eserlerinden “Kavâid-i Bâlibîlen”i bu maksatla kaleme almıştır. (yukarıda bahsedilen mecmua, vr. 47b-87a) Eserinde Muhyî, icat ettiği bu dilin kurallarını anlatmaktadır. Sekiz bölümden oluşan eserin mukaddime niteliğindeki ilk bölümünde 973 (1565-66) yılında Allah’tan, kullanılan diller dışında ilimlerin yazılmasını ve anlatılmasını sağlayacak yeni bir dil talep ettiğini ve bu arzusuna kavuştuğunu, daha önce hiç kimsenin böyle bir dil meydana getirmediğini söyler. “Şerhü’l-emsile ve tecdîdü’d-defâtir” adlı ikinci bölümde masdarlar, etken ve edilgen fiiller, fiilden türeme isim ve sıfatlar, fiil çekimleri ve çatılar işlenmiştir. “Bünyâd-ı Ulûm ve Lâyık-ı Füûm” başlıklı üçüncü bölümde ettirgen ve dönüşlü çatılar ve yapı bilgisi verilmiş, fiillerdeki mâna inceliklerini gösteren ekler ayrıntılı... Devamı

Sıfır Meridyeni ve Ayasofya

2015-01-11 11:10:00

Meridyen Kavramı Bir kutup noktasından diğerini birleştiren yarım çembere meridyen (tul, boylam) denir. Ekvatordan geçen ve kutup noktalarından eşit uzaklıkta bulunan noktaları birleştiren daireye Ekvator, Ekvatora paralel olan ve birer derece aralıklarla geçen dairelere paralel daireleri denir. Paralel dairelerini başlangıç yeri olan ekvator, sıfır numaralı paralel dairesini oluşturur. Ekvator dünyayı kuzey ve güney olmak üzere iki eşit yarıküreye ayırır. Meridyenlerin başlangıcı olarak ise günümüzde Greenwech’ten geçen meridyen kabul edilmektedir. Başlangıç Meridyeni Coğrafyacıların yer küreyi birer dairelik çemberlere bölmesi ilk çağlara kadar uzanır. Başlangıç enlemini tespit etmek kolaydır. Çünkü bir kürenin en geniş dairesi bir tanedir. Fakat boylamlar için bunu söylemek mümkün değildir. İtibari bir başlangıç noktası kabul etmek gerekir. Bu yüzden başlangıç meridyenini tespiti konusunda tarihte coğrafyacılar arasında ihtilaf olmuştur. Mesela, bu konuda kendinden sonrakilere uzun yıllar tesir etmiş olan Batlamyus’a (M. S. 150 yılları) göre başlangıç meridyeni, Avrupa’nın batısındaki Kanarya adalarından geçiyordu. İslam coğrafyacılarının “Cezayir-i Halidat” ismini verdikleri, Afrika kıtasının 100 km batısındaki bu adalar, Avrupalıların 15. yüzyılın sonlarına kadar Dünya’nın bildikleri en batı ucuydu. Doğulu âlimler ise başlangıç meridyeni olarak Asya’nın en doğusundaki bir noktayı esas alıyorlardı. Müslüman alimlerinden Birunî, ve Uluğ Bey gibi büyük bilginler bu yolu takip etmişlerdi. Mesela Uluğ Bey’in başlangıç meridyeni, bugün Rusya’nın kontrolünde olan Kamçatka yarımadasının en doğu ucundan geçiyordu. Öyle anla... Devamı

Yılbaşı Hakkında Bir Yanlış Kanaat.

2014-12-31 09:34:00

Toplumumuzdaki yaygın yanlış kanaatlerden birisi de yılbaşının 1 Ocak olmasının Cumhuriyet kanunlarıyla olduğu yanılgısıdır. 26. 12. 1925 tarih ve 698 sayılı “Takvimde Tarih Mebdeinin Tebdili Hakkında Kanun”, (Yani tarih başlangıcının değiştirilmesi hakkındaki kanun) neyi hükme bağlamıştı? Aynen okuyalım: “Madde 2: 1341 senesi kanunievvelinin 31. gününü takip eden gün 1926 senesi kanunısanisinin birinci günüdür.” Üç maddelik kanunun birinci maddesi, kanun ile beynelmilel esasların kabul edildiğine, üçüncü maddesi de hicri takvimin özel durumlarda kullanılmaya devam edeceğine dairdir. (Bkz: http://www.nvi.gov.tr/Files/File/Mevzuat/Nufus_Mevzuati/Kanun/pdf/takvimde_tarih_mebdeinin_tebdili_kanun.pdf) İkinci madde ile yapılan takvimdeki asıl değişiklik yılbaşı ile ilgili değil, tarih başlangıcının değişmesidir. Yani, tarih hicretten değil milattan başlatılmış oldu. Dolayısıyla yeni yıl 1342 olarak devam edecekken 1926 olarak devam etmiş oldu. Zira yılın 1 Ocaktan başlatılması, 1918 senesindedir. Devamı

HZ. İSA'NIN SÜNNET GÜNÜ KUTLAMALARI

2014-12-30 10:23:00

Her yılbaşı gelince bir tartışmadır başlar. Kimilerine göre ”Hz. İsa’nın doğum günüdür”, kimilerine göre de “ne alakası var? Biz sadece yeni yılı kutluyoruz.” söylemiyle cevaplanan bir konudur. 31 Aralık gününün Hz. İsa’nın doğum günü olmadığını artık herkes öğrendi. Zira Katolikler o günü 24-25 Aralıkta anıyorlar, Ortodokslar ise kullandıkları Julien takviminin 13 gün geri olması dolayısıyla 6 Ocakta. Yani bizim de kullandığımız Gregorien takvimine göre 6 Ocak günü, Rumî yani Jülyen takvimine göre 24 Aralıktır. Peki öyleyse 31 Aralık veya 1 Ocak neyin nesi? Kimileri bunu eski pagan inancında güneş tanrısının doğuşuyla ilgili kutlamalara bağlar, Hristiyanlıkla ilgisi yok demeye getirir. Geçenlerde de İslami bir dergide okudum, Romalılarda yılbaşı Ocak idi diyordu. Nereden başlayarak düzeltelim? Birincisi, Roma takvimi Hz. İsa’nın doğumundan yaklaşık elli yıl önce Sezar tarafından düzenlendi. Onun için Julien takvimi denir ve yılbaşı Mart ayında başlar. Şubat yılın son günüdür, bu yüzden de artık yıl şubat ayına eklenir. Zaten mantıklı olan da yılbaşının Mart ayında başlamasıdır. Hatta Mart 21… Zira hem baharın başlaması, hem de astronomik olaylar, güneş esaslı bir takvime başlangıç noktası seçilmesi açısından en uygun zamandır. İlk burç olan koç burcunun başlangıcı, aynı zamanda gün dönümüdür. Nitekim tarihteki güneş esaslı takvimler hep mart ayından başlar. Romalıların takvimi de öyleydi. Yılbaşının ocak ayında olması ise, 1582 yılını, Papa Gregorius’un takvimdeki düzenlemesiyle yakından ilgili.   “Peki neden ocak ayı?” diye bir soru gelebilir aklımıza. Öyle ya, Papa Gragory neden Mart  ayını değil de ... Devamı

İttihat Terakki ve Türkiye

2014-11-13 08:55:00

“Avrupa Milletlerinin Ruhiyatı”, 1923 yılında, henüz Cumhuriyet ilan edilmeden Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti tarafından yayımlanmıştı. Ne var ki harf devriminden sonra yavaş yavaş unutulan kitap, özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası nesiller tarafından büsbütün hatırlanmaz olacaktır. http://www.idefix.com/Kitap/Avrupa-Milletlerinin-Karakter-ve-Psikolojileri/Alfred-Fouillee/Arastirma-Tarih/Sosyoloji/urunno=0000000541958   Acaba bu nisyan nereden kaynaklanmaktadır? Bu sorunun cevabı, Türkiye’nin yakın tarihi açısından önem arz etmektedir.   Alfred Feuillee’nin dâhil bulunduğu Fransa’daki “Solidarizm-Halkçılık (Tesanüdcülük)” akımı ve bu akımın Türkiye’ye etkileri bilinmeden Türkiye yakın tarihinin yeterince ve doğru olarak anlaşılması mümkün değildir. 1931 yılında Cumhuriyet Halk Partisi programında belirtilen, 1937 de Anayasa kapsamına alınan halkçılık, aslında Cumhuriyet’e Meşrutiyet’ten devretmiştir. Meşrutiyet dönemi halkçılığı ise Gökalp sosyolojisinin, daha kapsamlı bir deyişle Fransız Solidarist düşüncesinin bir ürünüdür[1]. Gökalp’in etkisinde kaldığı Durkeim, Solidarizmin en önemli temsilcilerindendi. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Fransızcadan Üçüncü Cumhuriyet’in Radikal Parti’nin başındaki Leon Bourgeois’nin[2]yazdığı yazdığı Solidarite (Tesânüd-Dayanışma) adlı kitap ile birlikte Alfred Feuillee’nin kitabı da dâhil o dönemin fikir adamlarının birçok eser Türkçeye çevirtilmişti. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrolarının ilham kaynağı olan Fransız Üçüncü Cumhuriyeti ve ideolojisi Solidarizme biraz daha ya... Devamı

TAŞNAKLARIN TÜRKİYE'DEN TOPRAK TALEPLERİ

2014-11-03 04:41:00

  1 Kasım 1914' günü Ruslar, Gönüllü birliklerin önderliğinde Doğu Anadolu'da dört ayrı yerden sınırı geçerek savaş başlamıştı. Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'na fiilen girişinin yüzüncü yıl dönümünde Ermeni Taşnak örgütünün Türkiye'den toprak talep ettiğine dair yabancı basında yazılar çıkmaktadır. Türkiye'den toprak talebinden bulunan Taşnaklar kimlerdir ve nasıl bir örgüttür; Ermeni Tarihçilerin (A. Babanyan ve A. Celebyan) verdiği bilgilerle hatırlatmada bulunalım: 1 Kasım 1914' günü Ruslar, Gönüllü birliklerin önderliğinde Doğu Anadolu'da dört ayrı yerden sınırı geçerek savaş başlamıştı. Rus ordusu yanında Osmanlı Devleti'ne karşı savaşan gönüllüleri, Tiflis’teki "Ermeni Ulusal Bürosu" adlı örgüt yönetiyordu. Bu örgütte Taşnaklar hâkimdi. Rusların kontrolündeki Taşnaklar, İngilizlerin yönettiği Hınçaklar ile Ramgavar ve daha başka örgütlerin öne çıkmasını istemediklerinden bunlara silah ve teçhizat vermemişlerdi. Taşnakların engellemelerine rağmen daha sonra bu örgütler birliklerini kurmayı başardı ve İşhan Arutyan ve Krikor Avşaryan komutasındaki taburlarla Erzurum istikametinde savaşa katıldılar[1]. Ermeni örgütlerinin bu tavrı, yani Rusya'nın yanında Türklere karşı savaşa girmeleri başta Osmanlı yöneticileri olmak üzere, Ermeni aydınlarının birçoğunda da şaşkınlık yaratmıştı. Zira Ermenilerin ve özellikle Taşnak örgütünün henüz Osmanlı girmese de 28 Temmuz 1914’te Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde Ermeni parti yetkilileri, Osmanlı devletine itaatlerini ilan etmişlerdi. Her türlüvatandaşlık görevlerini y... Devamı

Osmanlı Elçisi Viyana'da

2014-10-24 07:43:00

KAYNAKLARIN DİLİNDEN OSMANLI TARİHİ-I 1665 Yılında Osmanlı Elçisinin Avusturya İmparatoru Tarafından Kabulü   1658yılında Avusturya’nın Erdel ile Eflakve Boğdan’ın iç işlerine müdahalesi ve Osmanlı’ya karşı isyan ettirmesiyle başlayan savaş, 1664 yılına kadar altı yıl sürmüştü. Savaş başladığında Osmanlı tahtında IV. Mehmet, sadrazamlık makamında da Köprülü Mehmet Paşabulunmaktaydı. Köprülü Mehmet Paşa, isyanları bastırmışsa da savaşların sürdüğü sırada 1661 yılında vefat etti. Yerine oğlu Köprülü Fazıl Ahmet Paşatayin edildi. Ahmet Paşa, Avusturya ile savaşı devam ettirdi ve Uyvar Kalesinifethetti. Osmanlı kuvvetlerinin başarıları üzerine 1664 yılında Avusturya barışa yanaşarak Vasvar Antlaşması imzalandı. Vasvar Antlaşmanın ardından, 1665 yılında padişahın ve sadrazamın mektubu ile hediyeleri götürmek üzere Kara Mehmet Paşa elçi olarak Viyana’ya gönderilmişti. Bu elçilik heyeti içinde meşhur Evliya Çelebi de bulunmaydı. Kara Mehmet Paşa’nın maiyetinde Viyana’ya giden Evliya Çelebi, orada gördüklerini ve yaşadıklarını ayrıntılı bir şekilde seyahatnamesinde (7. Cilt) yer vermiştir. Yaklaşık beş yüz kişilik kalabalık maiyetiyle Viyana’ya ulaşan Osmanlı elçisinin yanında mehter takımı da vardı. Elçi, göz alıcı bir merasimle şehre girmişti. Daha sonra İmparator Leopold ile görüşme esnasında uygulanacak protokol hususunda, Avusturyalı yetkililerle sıkı bir pazarlığa girildi.    Aşağıdaki parçada, Evliya Çelebi’nin hoş anlatımıyla, bir Osmanlı elçisinin yabancı bir ülke hükümdarının huzuruna nasıl çıktığı ve nasıl karşılandığının örneklerinden birisini göreceğiz. Dilimizdeki “Elçiye zeval olmaz”, deyimiyle ha... Devamı

2014 mü 1914 mü?

2014-10-01 20:21:00

  Dünyanın gözü tekrar Ortadoğu’da ve özellikle de IŞİD denilen ve ne olduğu biraz belirsiz oluşumda. Tam herkes ABD Irak’tan asker çekti, bölge normalleşebilecek diye ümitlenmeye başlamışken, savaş rüzgârları yeniden esmeye başladı. ABD öncülüğünde koalisyon oluşturulmuş durumda. Gelinen bu aşamada, Türkiye’deki hemen herkesin, daha önce iki kez yapılan Irak harekâtlarında olduğundan daha fazla endişelendiğine şüphe yok. Diğer taraftan şu anki yaşananların, gerçekte hangi senaryonun parçası olduğunu da doğru olarak bilme imkânından mahrumuz. Onun için medyatik büyük stratejistlerimizin her birinden, farklı bir uzman görüşü dinliyoruz, okuyoruz. Fakat kafamız karıştıkça karışıyor, acaba bunlardan hangisi doğru diye.. Kasım 1914. Tiflis Birinci Dünya Savaşı’na Osmanlı Devleti’nin fiilen girişinin üzerinden bir ay henüz geçmemişti. 26 Kasım 1914’te Tiflis’e gelmiş olan Rus Çarına isteklerini sunmak için harekete geçen genç Ermeni aydınları, iki gündür oldukça ateşli nutuklar eşliğinde tartışmalı toplantılar yapıyorlardı.Mesela Tarihçi Leo, "Gürcülerle aralarının bozulmaması için Ermenilerin Trabzon ve Karadeniz sevdasından vazgeçmelerini, Kilikya’ya ağırlık verilmesini" istiyordu. Bunun için tarihten deliller getiren Leo'ya göre “kurulacak bir Ermeni devleti, Mersin’den Gümrü’ye kadar uzanmalıydı.” Diğer taraftan Hovhannes Tomanyan, coşkun bir konuşmanın eşliğinde: “Biz Erzurum’un tepelerinde sağlam olarak ayakta durup Akdeniz’e doğru bakmalıyız” diye haykırıyordu. Ovanes Kaçaznuni ise, “Karadeniz’e açılan bir yolun niçin olmasıgerekliliği g... Devamı

Solidarizim ve Türkiye'deki Etkileri

2014-07-07 17:01:00

    1838-1912 yılları arası yaşayan Alfred Fouillée, Fransa’nın tanınmış felsefe tarihçilerinden ve fikir adamlarından birisidir. 1875 yılında hazırlamış olduğu Felsefe Tarihi, daha o yıllarda (1886) Japonca’ya da tercüme edilmiştir. Mülkiyet ve Sosyal Demokrasi (1884), Sosyalizm ve Reformist Sosyoloji gibi isimlerle çevirebileceğimiz eserlerinin yanında çok sayıda felsefe, ahlâk, sosyoloji ve psikoloji alanında kitaplara imza atmıştır. Yayına hazırlamış olduğumuz “Esquisse Psychologique des Peuples Européens” ise dünyanın yeni bir yüzyıla girdiği yıllarda, 1903 yılında yayınlanmıştır. Kitabın Türkçe’ye çevirisi ise 1923 yılındadır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti “Avrupa Milletlerinin Ruhiyatı” adıyla önemli görülen bölümleri tercüme ettirmek suretiyle yayınlatmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin tohumlarının yeni atıldığı bir dönemde resmi kanaldan neşredilmesi, Cumhuriyetin kurucu kadrolarının kitaba verdikleri önemi gösterir. Nitekim kitap, Mustafa Kemal tarafından altları çizilerek ciddiyetle okunmuş ve sonuna da kendi el yazıyla önemi derkenar edilmiştir[1]. Alınan notlardan ve daha sonra Mustafa Kemal’in icraatları ve demeçlerinden, kitaptan ve Alfred Feuillee’den etkilendiğini ve yararlandığını anlıyoruz[2]. Unutulan Kitap “Avrupa Milletlerinin Ruhiyatı”, 1923 yılında, henüz Cumhuriyet ilan edilmeden Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti tarafından yayınlanmıştı. Ne var ki harf devriminden sonra yavaş yavaş unutulan kitap, özellikle II. Dünya Savaşı sonrası nesiller tarafından büsbütün hatırlanmaz olacaktır. Acaba bu nisyan nereden kaynaklanmaktadır? Bu sorunun cevabı, Türkiye’nin yakın tarihi açısından ... Devamı

BİN YIL ÖNCESİNDEN BİR KIYAMET SENARYOSU

2012-12-20 12:57:00

  KIYAMET 21 ARALIK’TA DEĞİL BİN YIL ÖNCE KOPACAKTI   Kıyametin kopmayacağını kesin olarak biliyorum. Çünkü aslında bu olay, yaklaşık 1000 yıl önce ilan edilmişti ve 1186'da olması gerekiyordu. Nasıl mı? Buyurun okuyun ve kararı siz verin:   Kıyametin Tarihi 16 Eylül 1186 Olarak Belirlenmişti. Başta İbü’l-Esîr olmak üzere Ortaçağ tarihinin önemli kaynaklarının bildirdiğine göre, 16 Eylül 1186 tarihinde güneş sistemindeki gezegenler, terazi burcunda birleşeceklerdi. Zamanın bütün müneccimleri (günümüzün astrologları), o gün geldiğinde dünyanın büyük bir kasırgayla kıyameti yaşayacağını söylüyorlardı. Çok uzun zamandan beri dile getirdikleri bu iddiaya göre her tarafta sel baskınları ve depremler olacaktı. Bütün canlılar da Nuh Peygamber zamanında olduğu gibi yok olacaktı. Bu müneccimler, iddialarından öylesine emindiler ki; ayrıntıları bile belirlemişlerdi. Mesela, Nuh zamanında gezegenlerin “balık burcunda” bir araya geldiğini biliyorlardı ve bu yüzden büyük tufan su baskınları şeklinde olmuştu. Şimdi ise gezegenlerin birleşmesi “terazi burcunda” meydana gelecekti ve bu durum büyük fırtınalar ve depremleri koparacaktı. O tarihte televizyon, internet ve gazeteler yok ama küresel çapta iletişim sanıldığı gibi kopuk değil. Nitekim bu kıyamet kehaneti, Mısır’dan Hindistan’a kadar yayılmıştı. Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler ve Putperestler arasında binlerce insanı etkisi altına almıştı. Öyle ki günlük hayat, dünyada adeta durmuştu. Şimdiki gibi “Şirince” o tarihte biliniyor muydu, belli değil; ama insanların büyük kalabalıklar halinde evlerini terk ederek güvenilir yerlere gittiğini biliyoru... Devamı

Yozgat Şehrinin Kuruluşu ve İsminin Manası

2012-11-10 01:42:00

Rivayetlere göre mensup oldukları oymak ile konar-göçer bir hayat yaşayan Çapanoğullarının ataları, Bozok Sancağı’nda, bu günkü Yozgat şehrinin çevresini kendilerine yurt tutmuşlardı. Çapanoğullarından ismini bilebildiğimiz en eski şahıs olan Çapar Ömer Ağa (Ölümü: 1704), ailesiyle birlikte o zamanlar ormanlık bir yer olan Yozgat taraflarına çadır kurmuş ve yerleşmişti[1].   Eskiden Bozok Sancağı mütesellimleri, bu günkü Yozgat'a çok yakın mesafedeki Divanlı Köyünde otururlardı[2]. Çapar Ömer Ağa’nın oğlu Ahmet Paşa (Ölümü: 1778), bu geleneği değiştirerek mütesellim olduktan sonra Yozgat'ta ikamet etmiştir. Kızılkoca Kazasına bağlı küçük bir köy olan Yozgat'ın bir kasaba haline dönüşmesi için ilk temeller onun zamanında atılmış; daha sonra oğulları Mustafa (Ölümü: 1782) ve Süleyman beyler (Ölümü: 1813), bu küçük köyü imar ederek mamur bir kasaba haline getirmişlerdir[3]. Yozgat şehri, hemen hemen Anadolu yarımadasının merkezine yakın bir bölgede, denizden yaklaşık bin metre yüksekliğe sahip bir plato üzerindedir. Bu yüksek plato üzerinde Muslubelen, Kabaktepe ve Çamlık tabir edilen küçük dağların çevrelediği çanak şeklindeki bir coğrafi yapının ortasına yerleşmiştir. Kışları oldukça soğuk kara ikliminin sürdüğü şehrin bulunduğu bölge, Osmanlı dönemi kaynaklarına göre "mevkien latif ve havadar” bir yer olarak tanımlanmaktadır[4]. Havası ve suyunun güzel olmasından dolayı da insanları sağlıklı olup, ufak tefek soğuk algınlığı gibi hastalıkların dışında yaygın hastalık görülmemekteydi[5]... Devamı

İbrahimhacılı Köyü Tarihçesi

2012-10-22 01:38:00

  İbrahimhacılı Köyü, Yozgat’ın güneybatısındaki Şefaatli Kazası’na bağlıdır. Köy, ilçe merkezine 19 km. uzaklıktadır. Saçlı, Saatli, Güzelli ve Kumkuyu köyleri ile komşu olan İbrahimhacılı, günümüzde 79 hane ve 198 kişilik nüfusa sahiptir. İbrahimhacılı Köyü’nün içerisinde bulunduğu bölge hakkında bilgi veren Osmanlı kaynakları 16. yüzyılın ilk yarısına uzanmaktadır. Zira aşağıda anlatılacağı üzere bölge 16. yüzyılın başlarında, 1522 yılında Osmanlı Devleti’ne katılmıştır. 16. yüzyılın ikinci yarısına ait arşiv kayıtlarında köyün dâhil olduğu bölge, Bozok Sancağının Aşağı Kanak Nahiyesi’ne bağlı olarak görülmektedir. 18. yüzyılda ise kazanın ismi Kızılkoca’dır. İbrahimhacılı Köyü’nün günümüzde bağlı olduğu Şefaatli İlçesi ismini, eskiden Kızılkoca Kazası içindeki Hacı Şefaatli Köyü’nden almaktadır. 1928’de demiryolunun geçmesi ve tren istasyonunun kurulması sebebiyle Hacı Şefaatli’nin önemi artmıştır. Bunun üzerine Kızılkoca kaza merkezi Yassıağıl Köyü’nden 1933 yılında buraya nakledilmiştir. 1954 yılındaki idari düzenlemelerde Şefaatli adıyla yeni bir ilçe teşekkül etmiştir.   A. KÖYÜN BULUNDUĞU BÖLGENİN TARİHÇESİ İbrahimhacılı Köyü’nün tarihini daha iyi anlamak için köyün içinde bulunduğu bölgenin tarihsel geçmişine uzanmak gerekmektedir. Bölgenin tarihini de Anadolu’nun fethinden önceki dönem, Anadolu’nun fethinden sonraki dönem ve asıl konumuzu ilgilendiren Osmanlı dönemi olmak üzere üç kısma ayırarak ele alabiliriz. Anadolu’nun Fethinden Önce İbrahimhacılı’n... Devamı

Çıplak İmparator ve Fransa'nın Halleri

2011-12-23 14:31:00

  ABD’li diplomatların kendi aralarında Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy için “Çıplak İmparator” benzetmesi yaptıklarını Wikileaks Belgelerinden öğrenmiştik. Muhtemeldir ki diplomatlar bu tabiri kullanırlarken, 19. yüzyılın başında dünyayı kana boyayan ve kendi kendini “imparator” ilan eden Napolyon’dan ilham almışlardı. Boyuyla, posuyla Napolyon’u andıran Sarkozy’nin, uluslararası politikaları da benzer bir izlenim vermektedir. Adeta, Paris bankerlerinin desteklediği Napolyon’un takipçisi... Fransa Meclisi’nin aldığı karar ve Sarkozy’nin Türkiye’ye yönelik tavırları da bu çerçevede bakılınca aslında hiç de şaşırtıcı görünmüyor. Belki de bundan dolayı günümüzde Fransa’nın yeni dış siyasetini anlamak ve bundan sonra neler olabileceğini kestirmek için Napolyon dönemi Fransası’na göz atmak çok yararlı ve ilginç olmaktadır. Napolyon dönemi Fransası’nın siyaseti,  günümüzle şaşılacak derecede benzerlik göstermektedir. Öyle ki, iki ülke arasında çok uzun yıllara dayanan üst düzeyde bir müttefiklik ve ilişki söz konusuyken Fransa 1798’de Fransa, ani bir kararla kendi ayağına kurşun sıkarcasına Osmanlı’ya saldırmış, Mısır’ı işgal etmişti. Üstelik uzun yıllara dayanan bu yakın ilişkiden dolayı, başta Padişah III. Selim olmak üzere, Osmanlı’da özellikle yönetimde etkin seçkin bir zümre arasında “Frenk Hayranlığı” alabildiğine yükselmişken… Fransa’nın Mısır’ı işgali bile bu Frenk propagandasıyla sarhoş kesimin gözlerini açmaya yetmemişti. Ancak, 1802-1806 yıllarında Paris’te daimi elçi olan Halet Efendi’nin arşivle... Devamı

AMERİKANIN TÜRKLERE HARAÇ VERMESİ

2009-06-01 15:53:00

Amerika’nın Türklere Haraç Verdiğinin Belgesi(Amerika ile Cezayir Garb Ocakları Beyi Hasan Paşa Arasında Yapılan 5 Eylül 1795 tarihli antlaşmanın metni)Antlaşma 5 Eylül 1795 senesinde Cezayir’de yapıldı. Amerika’yı Joel Barlow temsil etmişti. Antlaşmaya göre Amerika, gerek barış gerekse Cezayir’in elinde olan Amerikalı tutsakların serbest kalmaları karşılığında 2 milyon 274 bin Meksika Doları ödemeye razı olduğu gibi her yıl bu ocağa 12 bin Cezayir altını (21.600 Amerikan doları) veya bunun karşılığında mühimmat vermeyi taahhüt ediyordu[1]. Amerika’nın Cezayir ile yapmış olduğu bu antlaşmanın metni Türkçe olup aynen şöyledir[2]:  Metnin Transkripsiyonu“Sebeb-i tahrîr- ahîdname der sulh-i taife-i Merikân.Sebeb-i tahrîr-i ahd u amânî ve bâis-i terkîm-i kitâb-ı meymenet ünvânî oldur ki; iş bu bin iki yüz on senesinin mâh-ı saferu’l-hayrın yirmi birinci günü ki yevm-i sebt, cezâyir-i bahr-i muhit’de vâki Merika nâm cezîre de mütemekkin tâife-i Merikanu hâkimi ve zâbiti tarafından hâla dâru’l-cihâd-ı Cezâyîr-i Gârb Ocağı ile akd-i sulh itmeğe mukâlemeye vesile ve vasıta ittihaz idüb tayin olunan Cozef Donalson nâm paşadori gelüp derûn-ı ahidnamede mezkûr olan şurût ve kuyûdun sübûtu üzere hâla devletlü (düstûr-ı mükerrem, müşir-i mufahham sadr-ı nişîn-i serîr-i siyâdet ve mâhi-yi cevr-u adâvet ve hâmi-i ekâlim u memleket) Hasan Paşa (yesserallâhu lehu mâyerumu ve mâ yeşâ) Hazretlerinin huzûr-ı âlilerinde ve cümle erbâb-ı dîvân ve Ocak-ı mansûre ihtiyarları ve asakir-i nusret şiâr ... Devamı

TANZİMAT FERMANI (GÜLHANE HATT-I HÜMAYUNU)

2009-04-10 14:54:00

 Tanzimat, bilindiği gibi Osmanlı Tarihinin en önemli dönüm noktalarından birini oluşturur. Aşağıda Tanzimat Dönemi'nin başlangıcı olan Tanzimat Fermanı (Gülhane Hatt-ı Hümayunu )'nın metnini sunuyorum. Metin şimdilik Osmanlı Türkçesine aşina olanlara hitap etmektedir ama İnşallah ileride sadeleştirmesini yapma zamanı ve fırsatı bulurum.  BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİMTebâreke ellezî bi-yedihi’l-mülk ve hüve alâ külli şey’in kadîr.  Benim vezîrim; Cümleye ma’lûm olduğu üzere Devlet-i Aliyyemiz’in bidâyet-i zuhûrundan beri ahkâm-ı celîle-i Kur’âniyye ve kavânîn-i şer’iyyeye kemâliyle riâyet olunduğundan saltanat-ı seniyyemizin kuvvet ve miknet ve bi’lcümle tebe’asının refâh u ma’mûriyyeti rütbe-i gâyete vâsıl olmuş iken yüz elli sene vardır ki, gavâ’il-i müte’âkıbe ve esbâb-ı mütenevviaya mebnî ne şer-i şerîfe ve ne kavânîn-i münîfeye inkıyâd ü imtisâl olunmamak hasebiyle evvelki kuvvet ve ma’mûriyyet bilakis za’f u fakra mübeddel olmuş ve halbuki kavânîn-i şer’iyye tahtında idâre olunmayan memâlikin pâyedâr olamayacağı vâzıhâttan bulunmuş olup cülûs-ı hümâyûnumuz rûz-ı fîrûzumdan beri efkâr-ı hürriyet-âsâr-ı mülûkânemiz dahi mücerred i’mâr-ı memâlik ve enha ve terfîh-i ahâlî ve fukarâ kazıyye-i nâfi’asına münhasır ve Memâlik-i Devlet-i Aliyyemiz’in mevki-i coğrafîsine ve arâzî-i münbitesine ve halkın kâbiliyet ü isti’d... Devamı

Tehcir Sonrası Halep'teki Ermenilerin Durumu

2009-02-25 00:00:00

 Türk-Ermeni ilişkileri ve Tehcir sonrası Ermenilerin ne durumda olduklarına dair Halep’ten gönderilen bir okuyucu mektubu... Tarihe ve günümüzdeki tartışmalara ışık tutacak nitelikte gördüğüm için sadeleştirdim.   Hayranik Gazetesinin 12 Temmuz 1918 tarihli nüshasında yer alan “Vilayattan bir Sada” başlıklı yazı  Halep’ten bir okuyucunun göndermiş olduğu mektup Hayrenik Gazetesi yazı işleri kuruluna:Hayrenik’i okudum. Gazetenizi bu kadar müfîd (faydalı, bilgi verici, açıklayıcı)  bir şekilde neşretmenizle şu zamanda çok fazla isabet ve hizmet ettiği için öncelikle memnuniyetimi beyan ederim. Asırlardan beri Türk ve Ermeniler arasında gelenek haline gelmiş olan kardeşlik bağlarını takviye etmek gerektiğini bir takım tecrübesiz politikacılar anlamalıdırlar. Osmanlı ülkesinde Ermeniler, asli bir unsurdur. Ermenilerin, yalınız Türkiye sayesinde varlığını koruyabileceğini, Osmanlı toprakları dışında kurtuluş (halas ve necat) olmadığını anlatmak için böyle bir gazeteye hakikaten ihtiyacımız vardı. Bu mühim işte Hayrenik Gazetesi, en ulvi bir görevi üstlendiği ve böylece büyük hizmetlerde bulunduğu için saygıdeğer yazar, sizi tebrik ederim. Gazeteniz sayesinde ortada bulunan yanlış anlamaların bertaraf edilmesiyle her iki taraf birbirini daha anlayacak ve bundan böyle bölünmez bir parçası olduğumuz Osmanlı Hükümetine daha sağlam bir surette sarılacağız. Halep’te hükümetin her türlü kolaylığından yararlanan yaklaşık 25-30 bin Ermeni vardır. Bunların rahatı, emniyeti için hükümet her türlü kolaylık ve özeni göstermiştir. Hükümetin açtığı imalathanelerde altı bin-yedi bin (6000-7000) yardıma muhtaç ve biçare kadınlar g&uum... Devamı

Köy Tarihleri (Topaç Köyü-Yozgat)

2008-02-07 11:03:00

  Topaç Köyü (Yozgat Merkez)   Yer adı olarak “Topaç” ismine, 1530 yıllarına ait eski Osmanlı sayım defterlerinde rastlamaktayız. Bu kayıtlara göre Yozgat yakınlarındaki ekinliklerden (mezraa) birisinin adı “Topaç” idi ve ekinlik Oğuzların Bozok Boyunun Kızılkoca Kabilesine bağlı Alişarlı cemaatine tahsis edilmişti. Yine aynı kayıtlara göre, söz konusu Alişarlı cemaatine “Topaç ekinliği”nden başka tahsis edilmiş olan ekinlikler de vardı. Bunlar: Halil Bey Kışlası, Aktaş, Kepirce, Temirhan Kışlası ve Panpucak ekinlikleriydi. Henüz köyleşmenin olmadığı bir döneme ait olan bu kayıtlardaki ekinliklerin bir kısmına, daha sonraki tarihlerde köyler kurulduğunu biliyoruz. Kurulan bu köylerin isimleri de çoğunlukla, ya köyü kuran Türkmen boyunun, cemaatinin isminden veya ekinliklerin isimlerinden alınmaktaydı. Alişarlı cemaatine tahsis edildiğini gördüğümüz ekinliklerin isimleriyle çevrede köylerin teşekkül edildiğini, bunlardan bir kısmının da günümüze kadar geldiğini görmekteyiz. Bu nedenle, söz konusu köylerin bir birleriyle bağlantılarının olma ihtimali çok yüksektir. Aşağıda tek tek ele alacağımız bu köyler, büyük bir ihtimalle aynı cemaate mensup insanlar tarafından kurulmuştur. Bunlar; -Halil Bey Kışlası: Yozgat merkeze bağlı bucak Merkezi olan Musabeyli Köyünün bir diğer adı da Halil Beyli idi. Dolayısıyla Halil Bey Kışlası ekinliğinin yerinde Musabeyli Köyünün kurulmuş olması ihtimali akla gelmektedir. Ancak, daha sonraları Musabeyli Köyünü anlatırken değineceğimiz gibi, yine bu bölgede Kızıl Kocalı kabilesine bağlı Musa Bey nökerlerinin de bulunduğu kaydına rastlamaktayız. Köyün daha sonraları onlarca iskan edilmiş olma ihtimalini de gözden uzak tutmamız gerekmektedir. -Aktaş Mezraası: Yozgat Merkeze bağlı köy adı. -Panbucak: Yozgat Merkeze bağlı köy adı. -Timurhan Bey Kışlası: 1570’lere ait Osmanlı kayıtlarında köy olarak görünmektedir. Yine Osmanlı kayıtlarına göre, 1530’larda yine Topaç ismine... Devamı

Köy Tarihleri (Kavurgalı-Yozgat)

2008-02-07 11:02:00

 Kavurgalı Köyü (Yozgat Merkez)   Dulkadirli Beyliğini oluşturan büyük boylardan birisi de Kavurgalı Boyudur. Kavurgalılar, Maraş, Kadirli ve Sivas’ın güneyindeki Yeni-il yöresinde yurt tutmuşlardı. Kavurgalı Köyünün ismi, bu Türkmen boyu ile ilgilidir. Kavurgalı Boyunun bazı parçalarının daha 15. yüzyılda Bozok bölgesine de gelip dağıldıkları tarihi belgelerden anlaşılıyor. Fatih döneminde, Osmanlı Devleti ile Memluklüler ve Akkoyunlular arasında yapılan ceryan eden nüfuz mücadelelerinde Dulkadır Beyliği, stratejik ve önemli bir yer işgal ediyordu. Üç büyük devletin çıkarlarının düğümlendiği bir konumda olması dolayısıyla, Bozok bölgesi, çatışmaların odağında yer almaktaydı. Memluklülerin desteğiyle Dulkadirli tahtına oturtulan Şahbudak Beyin yerine geçmesi için Fatih Sultan Mehmet, 1480 de Şahbudak’ın kardeşi Alaüddevle’yi teşvik etti. Bu amaçla Fatih, 1480’de Alaüddevle Beye Kırşehir Sancağı ve Dulkadir Beyliği menşurunu vererek Budaközü’nde, Bey Kışlası Mezraasında sakin olan kardeşinin üzerine göndermişti. Söz konusu menşurda, Alaüddevle’ye verilen mezraalar ve köyler arasında “Kavurgalı” köyünün adı da geçmektedir. (Bk. Refet Yinanç, Dulkadir Beyliği, s. 79) Ancak, belgede adı geçen “Kavurgalı Köyünün”, bizim şu an tanıtmaya çalıştığımız köy olmadığı, çevresindeki diğer köylerden anlaşılmaktadır. Buna karşın belge, Kavurgalı Cemaatinin daha Fatih döneminde bu yörede olduğunu gösterir. Kavurgalıların büyük bir kısmının 16. yüzyılda İran’a göçtüğünü ve Safevi Devletinin kuruluşunda rol aldıklarını Prof Faruk Sümer’in araştırmalarından öğrenmekteyiz. 16. yüzyılda Alevi-Sünni ayrılığı henüz derinleştirilmemişti. Safevi şahları, Anadolu’daki Türk boylarına özel bir önem vermekteydiler ve onları ülkesine çekmek için çeşitli teşviklerde bulunmaktaydılar. Bu teşviklerin sonunda 16. yüzyılda büyük oranda Türkmen boyu İran’a göçmüştü. Ve bu boylar orada Safevi Hanedanın... Devamı

Köy Tarihleri (Fakıbeyli-Yozgat)

2008-02-07 10:57:00

Fakıbeyli Köyü (Yozgat İli Merkez) Merkez kazaya bağlı Fakıbeyli Köyüne ait belgesel en eski kayıtlar 1530’lara dayanmaktadır. Söz konusu bu ilk kayıtlarda Kızıl Kocalı Türkmenlerden Kızıl Beyli cemaatinin ekinlikleri arasında “Fakıbey Çiftliği” adı yer almaktadır. Söz konusu ekinliğin, Fakıbeyli Köyünün yeri olması ihtimal dahilindedir. Aynı cemaatin, Fakıbey çiftliğinden başka diğer ekinlikleri de Boğazkışla ve Yassıpınar mezraaları idi. “Fakı” tabiri, “fakih” kelimesinden gelir ki, din bilgini, fıkıhçı, hoca manasındadır. Yer ismi olarak Yozgat yöresinde bu tabire çok rastlamaktayız. Yenifakılı, Karafakılı, Cumafakılı gibi... Fakat, burada “fakı” tabirinin isim olarak ve “bey” unvanıyla birlikte anılmış olması, gözden kaçırılmaması gereken bir ayrıntıdır. Bundan dolayı, köye ismini veren “Fakı Bey”in 1530’lardan önce yaşamış olan Türkmen boy beylerinden birisi olduğu düşünmek yanlış olmayacaktır. Arazinin “çiftlik” olduğunun kayıtlara geçmesi de bu tespitin bir başka ispatıdır. Halk arasında, kesin tarihi bilinmemekle birlikte, köyün asıl yerinin 3-5 km. daha kuzeyde olduğu ve Yozgat-Sorgun şosesinin açılmasından sonra, yola yakın olmak için şimdiki yerine, nakledildiği söylenmektedir. Bununla ilgili elimizde belge olmadığını, şimdilik kaydıyla, belirtmekle birlikte, köye ilk çeşmenin yapıldığı tarihi kesin olarak bildiğimizi söyleyebiliyoruz. 1859 senesinde köylülerin vermiş olduğu bir dilekçede, “Köyün susuz olduğu, bu yüzden halkın büyük sıkıntı çektiği, köye bir buçuk saat uzaklıktaki bir yerden altı bin kuruş masrafla suyun getirilerek köye çeşme yapıldığı” belirtilmektedir. Köylüler bu dilekçelerinde “su yolları ve çeşmenin masrafı olan altı bin kuruşun yarısının hazineden karşılanmasını” talep etmekteydiler. Padişah Abdülmecit, halkın bu dilekçesini kabul etmiş ve masrafın yarısının hazine tarafından karşılanması, bunun da ha... Devamı

Fransa Kralının Borcu

2007-07-04 11:54:00

  Kanuni dönemine ait bir belge, Fransa kralının borcuna pek de sadık olmadığını gösteriyor. Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) tarafından 29 Mart 1565 tarihinde Fransa kralına yazılan mektupta padişah, “oğlu Selim’in (II Selim, 1566-1574 yılları arasında hükümdar) yakın adamı Yasef Nasi’nin, o günkü Fransa kralının babasındaki alacağını, artık geciktirmeden ödemesini istemektedir. Mektubun yazıldığı tarihte Fransa’da kraliyet tahtında II. Henri’nin oğlu Charles IX (1560-1574) olduğundan, borcun sahibinin 1547-1559 yılları arasında Fransa Kralı olan II. Henri olduğu anlaşılmaktadır.  Padişahtan Fransa Kralına: “Babanın Borcunu Öde!” Kanuni Sultan Süleyman'ın mektubu günümüz Türkçesiyle şöyle: Fransa kralına mektup ki: Oğlum Selim (Allah ömrünü uzun etsin)'in müteferrikaları zümresinden Frenk Beyi oğlu Yasef Nasi’ye olan 150 000 altınlık borcu için bundan önce iki defa name-i hümayunumuz gönderilmişti. Bazı engelleriniz nedeni ile bu ana kadar gönderilmediği bildirilmektedir. Şimdi sizin yapmanız gerektir ki; bu kez nâme-i hümâyunumuz elinize ulaştığı zaman, artık ertelemeyip adaletiniz ve sadakatiniz üzere ve saadetli kapıma olan dostluğunuz gereğince, bu mektubumuzla yanınıza gelen şahsa ödemeyi yapıp atanızı borcundan kurtarmaktır. Bu konuda gerekli gayretinizi gösteriniz.    Belgenin Osmanlıca görüntüsü    Belgenin Transkripsiyonu Yazıldı Françe padişâhına nâme-i hüküm ki; Oğlum Selim (tâle bakâhü) müteferrikaları zümresinden Frenk Beyi oğlu (kıdvetü a’yâni’l mileti’l-mesihiyye*) Yasef Nasi’ye olan yüz elli bin eskud ... Devamı

Şark Meselesi

2007-05-10 13:27:00

Genel anlamda Batı’nın Doğu’ya karşı yürüttüğü mücadele programı olarak tanımlansa da asıl olarak Şark Meselesi, Batı’nın önceleri dinsel gayretler ve haçlı ruhunun, daha sonra da emperyalist emelleri ve yayılmacılık hırsının önünde bir engel olarak gördüğü Türk milletine karşı yürüttüğü “planlı ve topyekün” savaşın adıdır. 19. yüzyılın sonlarında Batı'nın bu “topyekün ve birlikteliğinde” bir parçalanma görünmeye başladı. Avrupa’da kuşatılmış halde bulunan ve dünyaya açılabilmek için çabalayan Almanlar bir tercih yapma durumuna gelmişlerdi. Dünyaya açılabilmeleri için önlerinde iki yol vardı: Rusya ve Türkiye... Bu nedenle, 20. yüzyılın başlarından itibaren Türklerle iyi ilişkiler kurmak, Almanlar için adeta stratejik bir zorunluluk haline geldi. Nihayet “Şark Meselesi”nde sürekli olarak bir bütün halinde hareket etmekte olan Avrupa’da, I. Dünya Savaşıyla birlikte çatlaklık gösterdi.  Osmanlı devleti ve Türk Dünyası açısından bu yeni durum, üzerlerindeki ağır ve büyük baskıyı hafifletmesi açısından oldukça önemli bir gelişmeydi. Ve sonuç kısa zamanda kendini gösterdi: Avrupa’nın ortasındaki Macarlardan Çin’e kadar anti emperyalist bir uyanış hareketi başladı. Doğal olarak bu gelişme, Batı açısından büyük bir tehlikeye işaret ediyordu. Yüzlerce yıldır mücadele ettiği, etkisizleştirmek için her yola başvurduğu bir problem yeniden büyüyordu. I. Dünya Savaşı’na girerken, Batı açısından mutlaka çözüme kavuşturulması gereken en önemli sorunlardan birisi işte bu “Turan”... Devamı

Ermeni İsyan Günlüğü

2007-06-13 13:15:00

Ermeni İsyan Günlüğü, Osmanlı Arşivleri Yeminli Tanık İfadeleri, (Arka Kapak Yazısı) O yıl Anadolu’da akan kan, toprağın rengini kızıla cevirdi. Kadın ve çocukların feryatları dağları titretti. Gökyüzü bu felakete isyan etti.       1915 kışı her zamankinden daha soğuk oldu, kar her zamankinden daha fazla yağdı. Kızmıştı güneş, o yaz her zamankinden daha fazla yaktı, kavurdu.       Sonra yer, gök, yağmur, rüzgâr, güneş ve zaman el ele verdiler… Sildiler yeryüzünden o senenin hatıralarını. Tanıklar yaşamlarını yitirdiler birer birer…       Hafızalardan kazındı gerçekler, yerini sisli ve bulanık bir propagandaya bırakarak…       Fakat unutulan bir şey vardı. Arşivler…       Arşivlerdeki tanıkların yeminli ifadeleri duruyordu yerli yerinde…       Önce Türklere, sonra Ermeniler ve bütün inanlığa hitap etmek amacında olan bu kitap. Osmanlı Arşivlerindeki belge ve yeminli tanık ifadelerini, yansız ve yorumsuz olarak belgesel üslubunda okuyucusuna aktarmakta,Gerçeğin peşinde olanlara bir pencere açmaktadır. Bu yönüyle, aynı konudaki yayınlardan ayrılmakta, kişisel yorum ve yönlendirmelere hiç yer vermeyerek, önemli bir kaynak oluşturmaktadır.Büyük güçlerin en kanlı hesaplaşmalarının yaşandığı 1915 yılının önemli bir kesitine önemli bir ışık tutmaktadır. Kitap taıtım: http://www.ekimyayinlari.net/?p=67 Devamı